12/11/2017

Big Master 11.11.2017




It was splendid to see the big master again. He was too kind, like always, and Ash so cute as well.






25/10/2017

Kaderin Fantastik Kurgusu




İçerdeki binlerce yazar senin umudun, parmakları arasından dökülen hikayeler de kaderin gibi. Kendini sen gibi hissedebileceğin en güvenli yerdir kitapçılar.

Geçen akşam kanallar arasında zapping yapıyor, bir yandan da yağan yağmura aldırmaksızın bahçeye çıkmak isteyen kedimi içerde kalması için ikna etmeye çalışıyordum. Köpük her zamanki gibi dediğini yaptı ve aralık olan bahçe kapısını başıyla ittirip hızla dışarı koştu. Tam onun peşinden gidecekken telefonum çaldı; arayan uzun zamandır görüşemediğim bir arkadaşımdı. Buraya birkaç haftalığına Chelsea College of Arts’ın kısa dönem kurslarından birine kayıt olmak için gelmiş. En son üç yıl kadar önce New York’da zar zor denk getirmiş ve birkaç saat görüşebilmiştik. Ertesi gün buluşmak için sözleştik ve telefonu kapattık.

O şaşkınlıkla Köpük’ü unutmuştum tabii. O da bunu fırsat bilip sincapları görebilmek umuduyla yağmurun altında ıslanıyordu. İçeri alıp kurulamak zorunda kaldım : )

Ertesi sabah arkadaşımla Notting Hill civarında bir yerde buluştuk ve aradaki zamanı kapatabilmek adına koyu bir sohbete daldık.


2011 yılının Haziran ayında bir aylığına New York’a gitmiştim. Her zamanki gibi amacım bazı edebiyat etkinliklerine katılmak, yeni yerler-farklı kültürler görmek, mesleki çevrelerle buluşmak, Washington D.C.’ye gidip -halen yazdığım- bir çocuk dergisi ile bir görüşme yapmak, yeni lezzetler keşfetmek ve en önemlisi de kıyıda köşede kalmış, göz ardı edilmiş geleneksel hikaye kitapları bulmak ve bavulun yarısını onlarla doldurup geri dönmekti.

Meşhur Madison Square’deki Borders Bookstore o zamanlar henüz kapanmamıştı. Ne yazık ki o dönemlerde iflasın eşiğine geldiği söyleniyordu. Çok etkilenmiştim. Aslına bakarsanız ister orada ister burada, küçük-büyük, zincir veya şahıs nerede bir kitapçı kapansa oturup hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Özel sebepler dışında iş yapamadığı için kapanan kitapçılar, o ülke insanının üzerine kamyonlar dolusu ölü toprağı atılmaya başlandığının en güçlü kanıtıdır bana göre.

Bir Kızılderili inanışına göre; uykusuz olduğumuz gecelerin sebebi bir başkasının rüyasında uyanık olmamızmış. Bu sözü okuduğum kitabın sayfalarını çevirirken Borders’ın ikinci katında cam kenarında oturmuş elimdeki kitabı inceliyordum.

2014 yılında ben yeniden Madison Square’deydim fakat bu sefer kitapçının yerinde yeller esiyordu. O gün o okuduğum kitabı almadığıma pişman olmuştum. Pek çok yerde araştırmama rağmen bulamayınca ve yolum yeniden Amerika’ya düşünce bulabilirim ümidiyle heyecanlandım. 2011 ziyaretimde benden kısa bir süre sonra Borders’ın kapandığını biliyordum, ben de şansımı Strand veya Barnes&Noble şubelerinde deneyecektim. Oysaki hiçbir şey düşündüğüm gibi olmadı; internet satışları dahil hiçbir yerde o kitaba rastlayamadım.

Olayların iç yüzünü anlayabilmek için çoğu zaman bilimsel dayanaklara sığınır, emin olmak isteriz. İnsanların bu seçimlerine saygı duyuyorum ama ben olayların fantastik yüzünü görmeyi tercih ediyorum. Bilimsel açıklamalarla ikna olup yatışmak yerine, kalbim göğsümden çıkacakmışçasına gümbür gümbür bir heyecanla olağanüstülüğün muhteşemliğine kaptırırım kendimi. Kimileri buna realizmden kaçış, sanrılı hayat biçimi gibi yakıştırmalar yapıp olayları kaskatı bir çerçevede ele alsalar da insanoğlunun ve bu olağanüstülükle yaratılmış evrenin geçmişinin-bugününün-geleceğinin ne kadar muhteşem bir kurguyla bizlere sunulduğunu görmezden gelemezler. Dilleri ne kadar başka söylese de karanlık kafeslere hapsettikleri ruhları çırpınarak bunun doğruluğunu haykırmak ister aslında.

Velhasıl, o kitabı ne 2014 ne de 2015 yılında yeniden gittiğim Amerika ziyaretlerimde bulamadım. Bunca zaman geçmesine rağmen hiç unutamadığım kitap olarak yer etti hafızamda. Ta ki saniyeler sonra ne olacağından habersiz arkadaşımla kahvelerimizi yudumlarken sevgili Selin “az daha unutuyordum,” deyip çantasına uzanana kadar.

“Alpler’den küçük bir hediye,” dedi o kitabı bana uzatırken. Çok samimi söylüyorum kitabın daha kapağını görür görmez şaşkınlıktan yudumladığım kahve boğazımda kaldı. Neden bu denli hayrete düştüğümü anlatınca o da yaptığı kitap seçimine inanamadı.

Gel de inanma şimdi kaderin muhteşem kurgusuna. Nereden nereye…

Neptune E. KOSI 





Maldoror’un Şarkıları 2: DÜŞSEL ASİLİK ve GERİYE KALAN



“Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.”  

Yavaş yavaş, soğukkanlılıkla, insanı kendinden utandıracak kadar naif bir yıkım yaratıyor ruhunuzda. Sıra dışı cazibesi hayranlık bırakıyor her satırında. Zehirlenmekle tehdit ediyor okuyucusunu, ardından ayaklarını yerden kesiyor melankolik ruhunda dokunaklı yaralar açılan okurunun. Adeta sanrılarını yüzdürüyor bu yüce sularda; zavallı ölümlülerin kavrayamayacakları bir umutla… Efüzyona uğramış beyinlere lirik uçuşlar vadediyor sevgili Lautreamont.

Kimine göre dahi liseli, kimine göre hasta ruhlu bu sivri genç adamın yenilmez öfkesi sanki bir demir yumruk gibi mısralarında ışıldıyor. Duygusuzluğun duygusunda, cesaretin öfkesinde, yalnızlığın huzurunda efsaneleştirdiğim bu erken ölümlü, bu asi genç şair, her türlü pohpohlanmayı ve övgüyü hak ediyor.

Annesizliği tatmasına rağmen hıncını sadece kağıtlardan alan Ducasse, aynı zamanda bir E. Allan Poe hayranı idi. Karanlık sularda temkinsiz hislerin saldırgan duygulara dönüştüğü yerlerde onun izlerine de rastladım zaman zaman. Bu inatçı memnuniyet, beni diğer altı şarkıyı da okumak için yeterince kamçıladı.    
            
           Nitekim ilk şarkıdaki tehditkarlığı işe yaramıştı; zehir artık kanımdaydı. Şarkıların yazınsal habisliği artık bir illüzyon gibi ele geçirmişti sizi. Bundan sonra ne satırların arka planı ne kullanılan teknik ne de yazarın sanatı konuşuyordu; geriye kalan, bir erken ölümlünün sonsuz okyanusunda, onun seçtiği bir balığın ağzında körü körüne celladına susamış, ama bir yandan da gerçekliğin şeytani zirvesinde-gerçek dünyada-yaşamış ve onun sahte balını tatmış bir zavallının olanca gücüyle çırpınmasıydı.
           
           Şarkılar sonsuza dek sürecekmişçesine oradaydı. Geriye kalan sadece var olmaktı. Ötesi ancak onu ilgilendirecekti.

POESIES Ⅰ’den Kısa Bir Giriş:

Bu yüzyılın şiirsel sızlanmaları safsatadan başka bir şey değildir. Tartışma dışında kalmalıdır ilk ilkeler. Euripides'i ve Sophokles'i kabul ediyorum, ama Aiskhylos'u hayır. Yaratıcı'ya karşı en temel görgü kuralları ve ince beğeni eksikliği göstermeyin. Reddedin inançsızlığı: Beni sevindireceksiniz.
İki tür şiir yoktur; bir tek şiir vardır. Sözsüz bir anlaşma vardır yazar ile okur arasında; buna göre, birincisi kendine hasta adını verir ve ikincisini hasta bakıcı olarak kabul eder. İnsanlığı avunduran şairdir! Zorla değişti roller.

Kasılgan unvanıyla dağlanmak istemiyorum. Anı bırakmayacağım arkamda.
Ne fırtınadır ne de burgaçlı kasırgadır şiir. Görkemli ve verimli bir ırmaktır.
Geceyi ancak özdeksel olarak kabul ederek, tinsel olarak benimsemeyi başardık. Ey Young'ın Geceleri nice yarım baş ağrıları armağan ettiniz bana.









Maldoror’un Şarkıları 1: COMTE DE LAUTREAMON


"On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini." (Birinci Şarkı)

          
          Yukarıdaki dizeyi yazdığında ya yirmi ya da yirmi iki yaşındaydı Isidore Ducasse. Maldoror'un Şarkıları'nı yazmaya başladığında adı Isidore Ducasse'tı; ancak, yazma süreci içinde Comte de Lautreamont'a dönüştü. Poesies'yi yazarken tekrar kılık değiştirip Isidore Ducasse oldu.

          Kısacık ömründe geleceği yaşamış; "bugün"ü yadsıdığı, "bugün" de "yarın"ı yaşadığı için çok uğultulu bir yalnızlığa kapanmış olan Lautreamont'un durumu birçok bakımdan çelişkili görünüyor. Marcelin Pleynet'e göre, o olmaksızın Fransız kültürü eksik ve tamamlanmamış kalırdı; Fransız edebiyatı, tümüyle, yüzü geçmişe dönük bir tekrar taslağı izlenimi uyandırırdı. Demek oluyor ki, Lautreamont ve yapıtı, Fransız kültür ve edebiyatının "olmazsa olmaz" bir öğesi durumunda.

"Rimbaud'yu, Maldoror'un VI. Şarkısı'nı okuyunca kendi yapıtlarımdan utandım." (A. Gide)
"Maldoror'un birazcık tadına bakınca, bütün şiir yavanlaşıyor." (Aragon)
"Lautreamont'u açın! Bütün edebiyat şemsiye gibi tersine döner." (Francis Ponge)

          Isidore Ducasse 4 Nisan 1846 günü, Arjantinlilerin kuşatması altında bulunan Montevideo'da (Uruguay) doğdu ve Prusyalıların kuşattığı Paris'te, Komün'den üç ay kadar önce, 24 Kasım 1870 günü öldü. Toplam olarak 24 yıl, 7 ay, 20 gün yaşadı. Ducasse henüz yirmi aylıkken annesi intihar ederek hayatına son verdi.

          Şair hakkında araştırmalarıma başladığım dönemlerde (Nisan-Ağustos 2017) Londra’da yığınla charity bookshops ve kenarda köşede gizli kalmış (Oxford City-London) pek çok kitapçı gezmeme, üye olduğum kütüphanelere uğramama rağmen şairin doğumuyla, öğrenim için Fransa’ya gönderildiği Ekim 1859 yılı arasındaki on üç yıllık yaşamına ilişkin hiçbir bilgiye ulaşamadım. Sanırım bu yıllar herkes için gizemini korumaya devam edecek.

Beni ilk etkileyen satırlar…
“Tanrı'dan dilerim ki, yüreklenen ve okuduğu kitap gibi geçici olarak canavarlaşan okur, bu kasvetli ve zehirli sayfaların ıssız bataklıklarında sarp ve yabanıl yolunu şaşırmadan bulur; çünkü kesin bir mantık ve en azından kuşkusuna denk bir ruhsal gerilimle başlamazsa okumasına, bu kitabın saçtığı kokular tıpkı şekerin suyu içmesi gibi emecektir ruhunu. Bundan sonraki sayfaları her önüne gelenin okuması hiç de hayırlı olmaz; ancak pek az insan tadına varabilir, başını belaya sokmadan, bu acı meyvenin. Öyleyse, sen, çekingen ruh, böyle el değmemiş fundalıkların uzak derinliklerine girmeden önce adımlarını ileriye değil geriye at.” (Birinci Şarkı, 1869)

          Nitekim, Maldoror'un birinci şarkısının ilk baskısında adı geçen lise arkadaşı Georges Dazet'nin adını ikinci baskıda kaldırıp yerine hayvan adları koyarak bizi Tarbes Lisesi'ne ve özel yaşamının bir dönemine götürecek yolun önünü tıkamak istemiştir. "On dokuzuncu yüzyılın sonu görecek kendi şairini" diyerek sonsuzlaşmak, ölümsüzleşmek isteğini hiç de alçakgönüllü olmayan bir biçimde dile getiren (bu saplantıyla Şarkılar'ın birçok yerinde karşılaşacağız) ve arkasında anı bırakmak istemeyen, kısacık bir ömrü, üç dört yıllık bir edebi yaşamın geçmişini silmeye kalkışan bir bilinç: Uçurumla doruğun çelişkisi; uçurumla doruğun baş döndürücü çelişkili birliği.
Ama, her şeye karşın geriye bir şeyler kaldı: İki ad, iki kitap, altı mektup ve ilk kez 1977 yılında yayınlanan bir tek fotoğraf.

          Lacroix ve Verboeckhoven'in 1869 yılında bastığı, ama dağıtmayıp depoda sakladığı Maldoror'un Şarkıları, Brüksel'deki Jean-Baptiste Rozez kitabevi tarafından 1874 yılında satışa çıkartıldı, ama hiçbir başarı kazanmadı.
1870 yılında yayınlanan Poesies I ve Il'nin, 1891 yılında Remy de Gourmont tarafından Ulusal Kitaplık'ta bulununcaya kadar, yirmi bir yıllık bir dönemde herhangi bir yerde izine rastlamıyoruz. Sonuç olarak, Isidore Ducasse/Comte de Lautreamont'un ve yapıtlarının okurla gerçek tanışmasının 1920'den itibaren, yani ölümünden elli yıl sonra gerçekleştiğini söyleyebiliriz. (Şarkılar’ın ve yaşamının diğer yarısını ikinci bölümde aktaracağım)

“Nasıl da mutsuzsunuz! Nasıl da acı çekiyor olmalısınız! Suçluları düşündükçe tüyleri diken diken olan anneniz, olanları bilseydi, şu anda benim olduğumdan daha yakın olamazdı ölüme. Ah! öyleyse nedir iyi ve kötü? Güçsüzlüğümüzü ve en saçma yollardan bile olsa sonsuzluğa ulaşma tutkumuzu, öfkeyle dile getirdiğimiz araçlar mıdırlar, tek ve aynı şey midirler? Yoksa birbirlerinden farklı iki şey midirler?”

“Ey ahtapot, ipek bakışlı! Sen, ruhu benim ruhumdan ayrılmaz olan; sen yeryüzü küresinin en güzel yaratığı; sen, dört yüz vantuzlu bir sarayın padişahı; sen, açık yürekli, uysal erdemin ve tanrısal iyiliklerin oybirliğiyle ve dile sığmaz bir bağla, kendi doğal yurtlarındaymışçasına, soylu bir şekilde yurtlandıkları sen, neden benimle birlikte değilsin, senin cıva karnın benim alüminyum bağrıma dayanmış, ikimiz kıyının kayalıkları üzerinde, seyretmek için bu taptığım manzarayı!”

Gizli Bahçe



          Sarmaşıkların duvarların içinde büyüdüğü, efsanelerin topraklara gömüldüğü dönemlerde Gizli Bahçe’nin Siyah Kedisi ve Sarmaşık isminde bir hikaye anlatılırmış. İngilizler bu hikayeyi büyük Londra yangınından sonra dilden dile yayarak kısa sürede herkesin evinde çocuklarına anlattığı birer masal haline getirmiş. O dönemde büyüyen her çocuk siyah kedisi olsun istemiş. Siyah kedi o hikayeden sonra tüm ülkenin benimsediği uğurlu bir simge olarak kalmış.

          Günlerden Çarşamba, Temmuz ayında olmamıza rağmen son günlerde hava sıcaklığı oldukça düşük ve yağmur neredeyse hiç dinmedi. Yüksek duvarları olan, duvarlarının üzerinde sarmaşıkların bir o yana bir bu yana salındığı, hemen arkalarında kim bilir kaç yıldır onlara dedelik yapan iri kıyım ağacın gökyüzünü sardığı, hemen altında bir köşede henüz dikilmiş David Austin, Eden Rose ve ShropShire Lad gülleriyle birlikte kocaman bir huzur bahçesindeyim. Ardına kadar açık kapının arkasından onları izlemek huzur veriyor. 

Sarmaşıkları ayrıca seviyorum. Siyah kedileri de.

          Yeni bir hikayeye başladığım dönemlerde kedim Köpük bahçede oradan oraya dolanıyor ve arada bir çiçek tarhlarının arasından bana heyecanlı bakışlar atıyordu. Bazen de duvarların üzerinden yere kadar süzülen sarmaşıkların arasına girip çıkıyor, sonrada çıkarttıkları hışırtılı seslerden ürküp içeri koşuyordu. Geceden yağan ısrarlı ılık yağmurun dindiği sabahlardan birinde kedimle birlikte bahçeye çıkmıştım. Birkaç saniyeliğine kahve almak için içeri girdim. Geri geldiğimde bahçe duvarının üzerine oturmuş siyah bir kedi olduğunu gördüm. Kedim Köpük ve siyah kedi birbirlerini görmüş öylece bakışıyorlardı. Kedinin sıradan olmadığını anlamam çok uzun sürmedi. Tüylerinin parlaklığı, gözlerinin yeşilliği, patilerinin ve kuyruğunun duruş şekli asilliğini tasdikliyordu. 

          Kapıya yaslanıp sadece onu seyretmek istedim. Çok güzeldi, alımlıydı ve manidar bakışları vardı. Müthiş uysal, zeki ve hissiyatlı bir kediye sahip olmama rağmen siyah kedinin cazibesi çok başkaydı. Yüksek duvarın üzerinden bize bakarken, bakışlarındaki dinginlik ruhuma işledi sanki.

          Bir süre birbirimizi izledik. O sırada dudaklarını kıpırdatıp benimle konuşmaya başlasa hiç şaşırmazdım. Yapacağı her harekete hazırlıklıydım. Sonra neden ben ona bir şeyler söylemiyorum ki diye düşündüm. Belki konuşmayacaktı ama dediklerimi pekala anlayacaktı.
Siyah kedi gözlerimin içine bakarken ona gülümseyerek “merhaba” dedim. “Merhaba güzellik”. “Muhtemelen çok güzel olduğunu biliyorsun değil mi?” Zümrüt yeşili gözlerini bana dikmiş bakmakla yetiniyordu. Köpük pek de umurunda değil gibiydi. Sanırım o benimle iletişime geçmek istemişti. Biraz bekledim, sonra sakince eşikten adım attım ve bahçeye indim.

          O sırada oturduğu yerden doğruldu ve duvarın sarmaşıklarla örülü tarafına doğru yürümeye başladı. Duvarın üzerindeki bir öbek sarmaşığın ortasına oturdu ve belli belirsiz bir miyav sesi duyuldu. “Anlatmak istediğin bir şey mi var?” diye sordum. Sorumun hemen arkasından gözlerini bir kez kapatıp açtı. Bu, kedilerin olumlu tepki verdiklerinde yaptıkları bir hareketti, bunu biliyordum. Pekala dedim ve elimle birkaç sarmaşığı tutarak ona daha da yaklaştım. Kafamı kaldırdığımda duvarın üzerinde siyah kediyi görmeyi beklerken, siyah kedi asırlık ağacın en üst dallarından birinde duruyordu. Saniyeler içinde oraya çıkması imkansızdı diye düşündüm. Metrelerce yüksekte olan o dala kadar çıkmış olması, üstelik kaşla göz arasında…

          Ağacın dalından bana iki kez daha miyavladı. Ardından sanki yukarda başka dallar varmış gibi tırmandı ve gözden kayboldu. O gün ve ertesi günlerde gözüm sürekli duvarda olmasına rağmen onu bir daha görmedim. Ne anlatmak istediğine gelince; o günden beri hissiyatım bana hikayenin geçtiği gizli bahçede olduğumu, siyah kedinin de bize hoş geldin demek için uğradığını söyleyip duruyor.

Londra gerçek hikayelerin, büyülü ve görkemli efsanelerin hala güpegündüz yaşandığı bir yer. Bu şehrin insanın ruhuna işleyen fantastik dokusunu hissedebilenler ne kadar şanslı olduklarını bilsinler. Bu şehir çok özel ve ondan bir tane daha yok.
“Yaşadığımızı hissetmek için kitap okuyalım”









Muhteşem Mavi Buz Devi: Neptün Efsanesi



          Bu, şiddetli kasırgaların, çılgın tufanların, dipsiz okyanusların gezegeni görkemli Neptün. Dünyanın dört katı büyüklüğünde, ondan on yedi kat daha ağır bir başka gezegen. Dünya denen gezegen insanoğlunun yaşam formuna uyum sağlayan bir yerdi. Oysaki Neptün de diğer gezegenler gibi çok başka yaşam formlarına ev sahipliği yapıyordu. Dışardan bakıldığında korkunç derecede haşin gözüken atmosferinin altında, bir bebekten farksız mışıl mışıl uyuyan göz kamaştırıcı saf ve duru sular vardı. Öfkeli yüzünün aksine sonsuz nezaketi ve güzelliği barındırıyordu.
Esip gürleyen, buz gibi, dipsiz bir kuyu olan bu hevesli gezegenin bize anlatacak mistik hikayeleri de vardı.

     Selkie ve Kelpie’lerin, Banshee, Huldra ve Puca’ların aynı vatoz şehirlerde yaşadıkları ölümsüz sular diyarı vardı. İlk grup okyanusun dipsiz derinliklerinde yaşarken, Finfolk denilen kasvetin ve karanlığın büyücüleri suya girmelerinin yasak olduğu toprak bölgelerde hüküm sürüyorlardı. Gri, sert hortumların jet akımlarla kol gezdiği bir gökyüzü ve toprakları vardı. Onların yaşam alanları karanlık, buz ve kasvetten ibaretti. Ölümsüz sular onlar için sonsuza dek güçlerini kaybedecekleri saf ve temiz sulardı.

          Vatoz şehirlerde yaşayan diğer varlıklar ise ölümsüz sularda güzelliklerle dolu en barışçıl ortamda yaşıyorlardı. Öyle ki onlara bahşedilen dondurucu nefesleri sayesinde her vatoz yılı dolduğunda, suyun altında biriken nefes kabarcıklarıyla yeni doğanlar için bir vatoz şehri kuruyorlardı. Bir vatozdan diğerine ulaşmak için de eskimiş tünelleri onarıyor, yeni vatoz tünelleri yapıyorlardı. 

          Bir gün vatoz halkından bir canlı, kendilerinden başka yaşamlar olup olmadığını düşündü. Önceleri düşünemeyenlerdendi. Düşündüğü an içine yayılan o sıcak his bir an evvel yukarıya açılan bir aralık bulmasında ısrar ediyordu. Vatoz halkından olan bu duygusal ve naif yaratık bir Neptün gecesinde kendini gizli tünellerin birinde buldu. Bu, Kelpie ırkından olan bir Nuggies idi.  

          Nuggies bir süre görkemli gecede suyun ışıltısını izledi. Gövdesinin iki yanına düşen parlak yelesi suyun hareketiyle dalgalanıyordu. O sırada Neptün’ün en güçlü uydusu olan Triton tüm heybetiyle patlamaya başladı. Püskürttüğü buz volkanları uzayın koyu boşluğunda öfke nöbetleri geçirmekteydi. Volkanlardan birinin öfkesi Finfolkları aşıp Neptün’ün ölümsüz suyuna isabet etti. Suda dev dalgalar meydana getirdi. Her bir dev buz dalgası daha da devleşerek bir diğerini oluşturdu. Ancak eşi benzeri görülmemiş bu heybetli gösterinin tek seyircisi o gece vatoz tünelinde düşünmeye başlayan küçük Nuggies idi.

          Dev bir buz dalgası onu tünelinden çıkarttı ve tüm gücüyle yüzeye fırlattı. Yelesi ve at kuyruğu haşin kasırganın ortasında savrulup duruyordu. Onu fark eden bir Finfolk hiç zaman kaybetmeden bir Selkie kılığına girdi ve yanına gidip onu kandırdı. Ona hileyi ve diğer yaşamları öğretti. Bilinmeyen uzun bir Neptün zamanından sonra Dünya’da ilk durağı olan İskoçya’nın Ness Gölü’ne (Loch Ness) gönderildi. Gölün suyunda hileler yaparak başka canlıları kandırdı ve asırlar boyu çoğaldı. Her Nuggies çoğaldıkça kendi sularını seçti. Böylece dünyanın her yerine eşit miktarda dağıldılar. Belli bir zamandan sonra Neptün’ün kara büyücüleri Kelpie’lerin (nuggies) üzerlerine kasvet ve kötülük saldılar. O kara tufan büyüsünden sonra artık hiçbir Kelpie ıslah olmadı. Göl kenarlarından geçen insanları kandırıp suyun altındaki evlerine götürmeye başladılar. Genç kızları kandırmak için çok yakışıklı erkeklerin kılıklarına girdikleri söyleniyordu. Bazen de çok güzel beyaz bir at kılığına giriyorlardı. Atı görenler üzerine bindiklerinde ise Kelpie suya dalıyor ve onları boğarak evine götürüyordu.

          Onları durduracak tek şey; atın sırtına atladığınızda anında bağlamanız gereken yularıydı. O zaman Kelpie sizin emrinize giriyor ve yeteneklerini istediğiniz şekilde yönetebiliyordunuz. Birde insan kılığına girmiş bir Kelpie’nin değiştiremediği tek şey yine yelesidir. Bazen yelesini bir at kuyruğu yapar ve arkasından bağlar.

Efsaneye göre Neptün, Roma mitolojisinde denizler, depremler ve atlar tanrısıdır. Dünya paylaşımında Jüpiter’e gökler, Plüton’a yeraltı, Neptün’e de denizler verilmiştir.





Dolunay’ın Kuzey Hayaletleri



          14 Kasım 2016; son yetmiş yılın en güçlü dolunayının yaşanacağı tarih. 21.yüzyılın en yakın dolunayında dünyada bir yerlerde olacağımı bilmek heyecan verici. Çoğu dileğin, o büyülü enerji ışınlarıyla ruhunuzdan geçerek göğe yükseldiğini ve en yakın açık kapıdan girip huzur bulabileceğini bilmek bile özel hissettiriyor.

Şayet bir kuzey hayaleti sizi yolunuzdan alıkoymazsa…

          Telaşlı fısıltılar yayılırdı uzak başak tarlalarının arasından. Fısıltılar köprülerden, nehirlerden, bahçedeki ağaçların dallarından geçer, bacalardan içeri sızarlardı. Gece yarısını biraz geçe, tıpkı Kernevek gulyabanisi gibi siz rüyadayken dolanırlardı yatağın etrafında. Kulaklardan içeri girip bilinçaltında pusuya yatarlardı. Çok değil, sadece sabaha kadar; görkemli dolunayın sabahında, jaluzinin arasından içeri sızan soğuk gün ışığı, ilk sisli haberini verene dek.  

          İngiltere’nin hayaletleri kuzeyi severler. Ama sadece sarkastik olanları. Kuzey, onlar için sise ve karanlığa daha yakın oldukları yerlerdir. Kuzeydeki parklar eşsiz birer yuvadır onlar için. Sadece dolunayda ortaya çıkan abandone edilmiş bu hayaletler, yine sadece İngiltere’ye has hayaletlerdir. Meşhur “The Ruin” (Harabe) şiiri  bile “Wraetlic is thaes wealhstane” yani Ülkenin Taşı Toprağı Hayaletimsi, olarak başlar dizelerine.

          İlk görüldükleri yer Thorns Adası ile Kelt Çayı’nın arasında kalan ve Thames’in bir bölümünü kapsayan bataklıktı. Dünyanın oluştuğu zamanlarda burası uzun süre denizin altında kaldı. Sonra bir gün aniden çekildi sular. Devasa bir dalga her şeyi geri çekimdeymişçesine alıp götürdü. Sular durulup kaotik ortam sakinleştiğinde, milyonlarca yıl denizin dibinde sırasını bekleyen kara parçası da yeryüzüne çıktı. Uzun süre tek bir canlının dahi yakınından geçmediği yapayalnız, terkedilmiş bir öksüz gibiydi.

          İşte o karanlık ve sisli çağlarda, gelecekte İngiltere denecek bu topraklara ilk uğrayanlar onlar oldu. Dünya üzerinde kuş uçmaz kervan geçmezken bile onlar bu ülkenin ilk sahipleri olarak hüküm sürüyorlardı. Yeryüzü filizlenip, gözle görünen canlılar ortaya çıkmaya başlayınca her şey değişti. Büyük bir kısmı Yorkshire bölgesine yerleşti. Abandone edilenler ise Londra’nın kuzey semtlerinde yaşamlarını sürdürmeye başladılar.

          Sarkastik yani alaycı olanlar azınlıktaydı çünkü onlar sadece dolunay zamanları vücut bulup yeniden güç kazanabiliyorlardı. Diğerleri gibi makro boyutta değillerdi. Dolunay’ın korkusuz ışıltıları arasında şehrin her yerini karış karış geziyorlardı. Arkalarında bilinmeyen pek çok sır bırakmışlardı. Bu işin kompetanı olanlar bile neden sadece dolunay zamanı ortaya çıktıklarını hala çözebilmiş değiller. Ve neden sadece kuzeyde yaşayabildiklerini de…
  
          14 Kasım Pazartesi günü (UK saati ile 1:52 pm ) Dolunay’ın ilk kuzey hayaleti, yapraksız bir mevsim yaşayan Hyde Park’ın şimdilerde kendi içine kapanmış Japon kiraz ağaçlarının kuru dalları arasından geçerek Mermer’den doğruca Edgware Road’a ulaşacak. Oradan Paddington’a, sonra biraz yukarda Abbey Road derken yönünü sağa kaydırarak Finsbury Park’a süzülecek.  İnsanlar yılbaşı alışverişlerini yaparken onlarla beraber aynı mağazada aynı hediyeliklere bakacak, aynı marketlerde binlerce yıldır yaptıkları gibi raflardaki pek çok eşyanın görüntüsüne bürünecekler. Ve çoğu yaşlı hayalet gibi aynı otobüste, belki de aynı koltukta yolculuk edecekler.


Big Master 11.11.2017

It was splendid to see the big master again. He was too kind, like always, and Ash so cute as well.