03/11/2018

LALETTAYİN LONDRA




LALETTAYİN LONDRA

Bu şehir, gezegenin sırtına incelikle dövülmüş gri bir örümcek gibidir; metro istasyonları da onun ağları. Ne muhteşemdir manası mucizesinde saklı olan o örümcek! Vay haline o mucizeyi göremeyenin, bilip de bilmeyenin, onu hor görenin…
Kasım’ın zifiri kasvetinde kanat çırpan güvercinlerin çekingen ruhları, şehrin uzak derinliklerine yol alırken, üzerine ölü toprağı serpilmiş insanoğlu kırmızı otobüslerin cam kenarlarında ıssızlığı solumaktaydı.

Ne güzeldir uyanmak, uyuyakalanı da uyandırmak.

Ama zorlayamazsın derin uykuda mışıl mışıl uyuyanı. Tatlıdır onun zehirli uykusu; zehrinde dört tutam kibir, üç tutam dünya vardır.

Rüzgar ve insan yaratıldı yaratılalı kederli esintileri esir almıştır bu şehri. Rüzgar kimini kemikli kanatlarının üzerinde taşır, kimini mağrur bir devinimle başının üstünde. Şehrin sisli köprüleri ve yaşlı bataklıklarının üzerinden geçerken sadece soğuk esintilerin hissizliği vardır eğilip bükülen ve sonra kuytularda kendine yer edinende. Yıldızsız gecelerin dinginliğinde, tıpkı merhamet gibi gururun karanlıklarını dağıtırken bile alçak gönüllüdür bu şehrin rüzgar taburu.

Acelesinde telaş olmayan bir gecesi, ardından intikam alırcasına kendini sise gizleyen bir sabahı vardır. Ne yazık ki zamanın adeta kabuğu çatlamış, çatlaklardan sızan kuruntular bilinçleri esir almış. Akıl tutulması gibi şehrin bilincine sataşan şeyler hasıl olmuş.

“Please do not feed pigeons”

Bu büyülü şehrin asil güvercinleri hep içimde bir yaradır. Onları ölüme terk etmek, aç kalmalarına göz yummak tam anlamıyla bir akıl tutulmasıdır. New York Public Librarynin bahçesinde de aynı tabelayla karşılaşmıştım. Oralarda da çok sık rastlanan bir uyarıdır maalesef. Dünyanın başka bir yerinde de görebilirsiniz. Benim gibi aldırış etmeyin, her daim çantanızda ufak bir poşet buğdayınız olsun. Lalettayin bir güvercin gördüğünüzde çıkarıp bir avuç verin.

Sir Edwin Henry Landseer’ın ne derece hayranı olduğumu bilenler bilir. Tıpkı onun Landseer Aslanları gibi güvercinlerin de bu şehrin görevlendirilmiş koruyucuları olduğunu kabul etmek lazım. 1666da büyük Londra yangınından sonra St Pauls Katedralinin onarım görevi Christopher Wrene verildiğinde (Sir C. Wren, aynı zamanda Hollow City ve Tales of the Peculiarda bahsedilen kişidir. Bu yüzden Ransom Riggse ayrı bir ilgim vardır) güvercinlere düşman olan bu halkın tepkisini çekmemek fakat aynı zamanda da güvercinlere sığınacakları bir yer yapmak için katedralin kubbesinde yerler yaptı. Artık katedralin içine girip kimseyi rahatsız etmeyecekler, kendi yerlerinde yaşamlarını sürdüreceklerdi. C. Wren ve güvercinler arasında yapılan bu anlaşma bir şehir efsanesi olarak kabul edilse de bana göre doğruluğu kaçınılmaz.

Yakın zamanda kızıl renkli bir ak kuyruklu kartaldan şehrin kaldırımına düşmüş bir telek bulmuştum. Tıpkı kalemlere düşkünlüğüm gibi kuş teleği biriktirmek de hobilerim arasında. Ne zaman güzel bir tane görsem mutlaka alır çantama atarım, içim elvermez onu insanların ayakları altında ezilmeye terk etmek.  

Unutmayalım ne bu şehirde ne de bu gezegende sadece insanoğlu yaşamıyor. Her türden canlıya saygımız oluncaya kadar insanoğlu başındaki belalardan kurtulamayacak ve huzuru bulamayacaktır.


http://www.eurovizyon.co.uk/lalettayin-londra-makale,8423.html

12/11/2017

Big Master 11.11.2017




It was splendid to see the big master again. He was too kind, like always, and Ash so cute as well.






25/10/2017

Kaderin Fantastik Kurgusu




İçerdeki binlerce yazar senin umudun, parmakları arasından dökülen hikayeler de kaderin gibi. Kendini sen gibi hissedebileceğin en güvenli yerdir kitapçılar.

Geçen akşam kanallar arasında zapping yapıyor, bir yandan da yağan yağmura aldırmaksızın bahçeye çıkmak isteyen kedimi içerde kalması için ikna etmeye çalışıyordum. Köpük her zamanki gibi dediğini yaptı ve aralık olan bahçe kapısını başıyla ittirip hızla dışarı koştu. Tam onun peşinden gidecekken telefonum çaldı; arayan uzun zamandır görüşemediğim bir arkadaşımdı. Buraya birkaç haftalığına Chelsea College of Arts’ın kısa dönem kurslarından birine kayıt olmak için gelmiş. En son üç yıl kadar önce New York’da zar zor denk getirmiş ve birkaç saat görüşebilmiştik. Ertesi gün buluşmak için sözleştik ve telefonu kapattık.

O şaşkınlıkla Köpük’ü unutmuştum tabii. O da bunu fırsat bilip sincapları görebilmek umuduyla yağmurun altında ıslanıyordu. İçeri alıp kurulamak zorunda kaldım : )

Ertesi sabah arkadaşımla Notting Hill civarında bir yerde buluştuk ve aradaki zamanı kapatabilmek adına koyu bir sohbete daldık.


2011 yılının Haziran ayında bir aylığına New York’a gitmiştim. Her zamanki gibi amacım bazı edebiyat etkinliklerine katılmak, yeni yerler-farklı kültürler görmek, mesleki çevrelerle buluşmak, Washington D.C.’ye gidip -halen yazdığım- bir çocuk dergisi ile bir görüşme yapmak, yeni lezzetler keşfetmek ve en önemlisi de kıyıda köşede kalmış, göz ardı edilmiş geleneksel hikaye kitapları bulmak ve bavulun yarısını onlarla doldurup geri dönmekti.

Meşhur Madison Square’deki Borders Bookstore o zamanlar henüz kapanmamıştı. Ne yazık ki o dönemlerde iflasın eşiğine geldiği söyleniyordu. Çok etkilenmiştim. Aslına bakarsanız ister orada ister burada, küçük-büyük, zincir veya şahıs nerede bir kitapçı kapansa oturup hüngür hüngür ağlayasım geliyor. Özel sebepler dışında iş yapamadığı için kapanan kitapçılar, o ülke insanının üzerine kamyonlar dolusu ölü toprağı atılmaya başlandığının en güçlü kanıtıdır bana göre.

Bir Kızılderili inanışına göre; uykusuz olduğumuz gecelerin sebebi bir başkasının rüyasında uyanık olmamızmış. Bu sözü okuduğum kitabın sayfalarını çevirirken Borders’ın ikinci katında cam kenarında oturmuş elimdeki kitabı inceliyordum.

2014 yılında ben yeniden Madison Square’deydim fakat bu sefer kitapçının yerinde yeller esiyordu. O gün o okuduğum kitabı almadığıma pişman olmuştum. Pek çok yerde araştırmama rağmen bulamayınca ve yolum yeniden Amerika’ya düşünce bulabilirim ümidiyle heyecanlandım. 2011 ziyaretimde benden kısa bir süre sonra Borders’ın kapandığını biliyordum, ben de şansımı Strand veya Barnes&Noble şubelerinde deneyecektim. Oysaki hiçbir şey düşündüğüm gibi olmadı; internet satışları dahil hiçbir yerde o kitaba rastlayamadım.

Olayların iç yüzünü anlayabilmek için çoğu zaman bilimsel dayanaklara sığınır, emin olmak isteriz. İnsanların bu seçimlerine saygı duyuyorum ama ben olayların fantastik yüzünü görmeyi tercih ediyorum. Bilimsel açıklamalarla ikna olup yatışmak yerine, kalbim göğsümden çıkacakmışçasına gümbür gümbür bir heyecanla olağanüstülüğün muhteşemliğine kaptırırım kendimi. Kimileri buna realizmden kaçış, sanrılı hayat biçimi gibi yakıştırmalar yapıp olayları kaskatı bir çerçevede ele alsalar da insanoğlunun ve bu olağanüstülükle yaratılmış evrenin geçmişinin-bugününün-geleceğinin ne kadar muhteşem bir kurguyla bizlere sunulduğunu görmezden gelemezler. Dilleri ne kadar başka söylese de karanlık kafeslere hapsettikleri ruhları çırpınarak bunun doğruluğunu haykırmak ister aslında.

Velhasıl, o kitabı ne 2014 ne de 2015 yılında yeniden gittiğim Amerika ziyaretlerimde bulamadım. Bunca zaman geçmesine rağmen hiç unutamadığım kitap olarak yer etti hafızamda. Ta ki saniyeler sonra ne olacağından habersiz arkadaşımla kahvelerimizi yudumlarken sevgili Selin “az daha unutuyordum,” deyip çantasına uzanana kadar.

“Alpler’den küçük bir hediye,” dedi o kitabı bana uzatırken. Çok samimi söylüyorum kitabın daha kapağını görür görmez şaşkınlıktan yudumladığım kahve boğazımda kaldı. Neden bu denli hayrete düştüğümü anlatınca o da yaptığı kitap seçimine inanamadı.

Gel de inanma şimdi kaderin muhteşem kurgusuna. Nereden nereye…

Neptune E. KOSI 





Maldoror’un Şarkıları 2: DÜŞSEL ASİLİK ve GERİYE KALAN



“Tanrı, sana yakarıyorum: İyi bir insan göster bana!.. Lütfun on katına çıkarsın doğal güçlerimi; çünkü bu canavarı görünce şaşkınlıktan ölebilirim: Daha azı için bile ölünebilir.”  

Yavaş yavaş, soğukkanlılıkla, insanı kendinden utandıracak kadar naif bir yıkım yaratıyor ruhunuzda. Sıra dışı cazibesi hayranlık bırakıyor her satırında. Zehirlenmekle tehdit ediyor okuyucusunu, ardından ayaklarını yerden kesiyor melankolik ruhunda dokunaklı yaralar açılan okurunun. Adeta sanrılarını yüzdürüyor bu yüce sularda; zavallı ölümlülerin kavrayamayacakları bir umutla… Efüzyona uğramış beyinlere lirik uçuşlar vadediyor sevgili Lautreamont.

Kimine göre dahi liseli, kimine göre hasta ruhlu bu sivri genç adamın yenilmez öfkesi sanki bir demir yumruk gibi mısralarında ışıldıyor. Duygusuzluğun duygusunda, cesaretin öfkesinde, yalnızlığın huzurunda efsaneleştirdiğim bu erken ölümlü, bu asi genç şair, her türlü pohpohlanmayı ve övgüyü hak ediyor.

Annesizliği tatmasına rağmen hıncını sadece kağıtlardan alan Ducasse, aynı zamanda bir E. Allan Poe hayranı idi. Karanlık sularda temkinsiz hislerin saldırgan duygulara dönüştüğü yerlerde onun izlerine de rastladım zaman zaman. Bu inatçı memnuniyet, beni diğer altı şarkıyı da okumak için yeterince kamçıladı.    
            
           Nitekim ilk şarkıdaki tehditkarlığı işe yaramıştı; zehir artık kanımdaydı. Şarkıların yazınsal habisliği artık bir illüzyon gibi ele geçirmişti sizi. Bundan sonra ne satırların arka planı ne kullanılan teknik ne de yazarın sanatı konuşuyordu; geriye kalan, bir erken ölümlünün sonsuz okyanusunda, onun seçtiği bir balığın ağzında körü körüne celladına susamış, ama bir yandan da gerçekliğin şeytani zirvesinde-gerçek dünyada-yaşamış ve onun sahte balını tatmış bir zavallının olanca gücüyle çırpınmasıydı.
           
           Şarkılar sonsuza dek sürecekmişçesine oradaydı. Geriye kalan sadece var olmaktı. Ötesi ancak onu ilgilendirecekti.

POESIES Ⅰ’den Kısa Bir Giriş:

Bu yüzyılın şiirsel sızlanmaları safsatadan başka bir şey değildir. Tartışma dışında kalmalıdır ilk ilkeler. Euripides'i ve Sophokles'i kabul ediyorum, ama Aiskhylos'u hayır. Yaratıcı'ya karşı en temel görgü kuralları ve ince beğeni eksikliği göstermeyin. Reddedin inançsızlığı: Beni sevindireceksiniz.
İki tür şiir yoktur; bir tek şiir vardır. Sözsüz bir anlaşma vardır yazar ile okur arasında; buna göre, birincisi kendine hasta adını verir ve ikincisini hasta bakıcı olarak kabul eder. İnsanlığı avunduran şairdir! Zorla değişti roller.

Kasılgan unvanıyla dağlanmak istemiyorum. Anı bırakmayacağım arkamda.
Ne fırtınadır ne de burgaçlı kasırgadır şiir. Görkemli ve verimli bir ırmaktır.
Geceyi ancak özdeksel olarak kabul ederek, tinsel olarak benimsemeyi başardık. Ey Young'ın Geceleri nice yarım baş ağrıları armağan ettiniz bana.









LALETTAYİN LONDRA

LALETTAYİN LONDRA Bu şehir, gezegenin sırtına incelikle dövülmüş gri bir örümcek gibidir; metro istasyonları da onun ağları. Ne muht...